Gerçeğe Davet

Thursday, November 30, 2006

Diyalog düşüncesi doğru mu yanlış mı?

Bu sorunun en güzel cevabı şüphesiz kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarındadır.

İslam'ın Ehl-i Kitap'a Bakış Açısı

Kuran'da Yahudiler ve Hıristiyanlar Ehl-i Kitap olarak isimlendirilirler. Bunun nedeni her iki dinin mensuplarının da, Allah'ın vahyettiği İlahi kitaplara tabi olmalarıdır. Yahudilerin ve Hıristiyanların kitapları incelendiğinde, bazı tahrif olmuş kısımlar olmakla birlikte, hak dine ait bazı hükümlerin ve güzel ahlak öğütlerinin muhafaza edilmiş olduğu da görülecektir. Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Hıristiyanlar –her ne kadar inanışlarında ve ibadetlerinde zaman içinde bazı bozulmalar yaşanmışsa da- özünde Allah'ın varlığına ve birliğine iman eden, meleklere, peygamberlere ve hesap gününe inanan ve din ahlakının yaşanması gerektiğini düşünen kimselerdir. Bu gerçek, Müslümanların onlara yaklaşımında da önemli bir ölçüdür. Kuran ahlakının gereği, Müslümanların Ehl-i Kitap'a karşı adil ve merhametli bir tutum izlemeleridir. Nitekim sevgili Peygamberimiz (sav) de Müslümanlara, tüm insanlar arasında her zaman adaletle hükmetmeleri gerektiğini bildirmiştir:

İnsanlar arasında adalet yapılması büyük bir sadakadır. (Buhari, V, 2504)

Allah bir ayette Kendisi'ne ve ahiret gününe iman ederek salih amellerde bulunan Yahudiler ve Hıristiyanların, bu iyi ahlaklarının karşılığını en güzel şekilde alacaklarını şöyle haber vermiştir:

“Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah Katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 62)

Bu ayetin anlamı apaçıktır. Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan olsun, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve salih amellerde bulunanlar müjdelenmekte; söz konusu müminlerin kurtuluşa ve esenliğe kavuşacakları haber verilmektedir. Maide Suresi'nin 48. ayetinde ise, insanlar için "farklı bir şeriat ve yol-yöntem kılındığı", sorumluluklarının ise "hayırlarda yarışmak" olduğu belirtilmiştir. Bu da ister Yahudi, ister Hıristiyan, isterse Müslüman olsun samimi olarak Allah'a ve ahiret gününe iman eden tüm inananların güzellikle davranmaları ve Allah rızası için hayırlarda yarışmaları gerektiğini göstermektedir. Bu durumda Müslümanların, kendileri gibi Allah'a iman eden, salih amelde bulunan ve güzel ahlak gösteren kimselere katı veya hoşgörüsüz davranmaları mümkün değildir. Nitekim, İslam tarihi de bunu kanıtlar.

Kuran'da Peygamberimiz (sav)'e Hz. İbrahim'in "Hanif Dinine" Uyması Bildirilmiştir

Kuran'da Hz. İbrahim'in dininin "hanif" bir din olduğu bildirilmektedir. Hanif kelimesi, "Allah'ın emrine teslim olup, Allah'ın dininden hiçbir konuda dönmeyen, ihlaslı kişi" anlamındadır. Bir ayette Allah Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. İbrahim'in hanif dinine uymasını şöyle bildirmiştir:

“Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)

Hz. İbrahim'den sonra gelen oğulları, torunları ve onun soyundan olan diğer salih müminler, Allah'ın Hz. İbrahim'e vahyettiği hak dine uymuşlardır. Bu gerçek Kuran ayetlerinde şu şekilde bildirilmektedir:

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi.” (Bakara Suresi, 130-133)

Görüldüğü gibi Hz. İbrahim'in "hanif" dini, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında ortak bir kelimedir. Hz. İbrahim'e iman, ona duyulan sevgi ve saygı Yahudiler ve Hıristiyanlar için olduğu gibi Müslümanlar için de son derece önemlidir.

Hz. Muhammed (sav)'in Kitap Ehli'ne Karşı Örnek Tutumu

Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı tutumlarında, her konuda olduğu gibi, en güzel örnek Peygamber Efendimiz (sav)'dir. Hz. Muhammed (sav), Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı her zaman son derece adil ve merhametli davranmış, İlahi dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturulmasını emretmiştir. Peygamberimiz (sav) döneminde ve sonrasında, Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerini diledikleri şekilde yaşamalarına izin verecek ve özerk cemaatler olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak anlaşmalar yapılmış ve güvenceler verilmiştir. İslamiyet'in ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin eziyet ve baskılarına maruz kalan Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimiz (sav)'in öğüdüyle, Etiyopya'daki Hıristiyan Kral Necaşi'ye sığınmışlardır. Peygamberimiz (sav)'le birlikte Medine'ye göç eden müminler ise, Medine'de yaşayan Yahudilerle, sonraki tüm nesillere örnek olacak bir birarada yaşama modeli geliştirmişlerdir. İslam'ın yayılış döneminde de, Arabistan'daki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına gösterilen tolerans, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı hoşgörü ve adaletinin önemli birer örneği olarak tarihe geçmiştir.

Buna bir örnek olarak, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in, Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve kavmine yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamber'in ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse istemeden İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra: "... Kitap Ehli'yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini okumasıdır. (İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, Es-Siretü'n-Nebeviyye, Daru't-Türasi'l-Arabiyle, Beyrut, 1396/1971, II/141-150; Yrd. Doç. Dr. Orhan Atalay, Doğu-Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 95)

Hz. Muhammed (sav), Evs ve Hazrec kabileleri ile yapılan Medine Anlaşması'na Yahudilerin de katılmasına izin vermiş ve böylece Yahudilerin de Müslümanların arasında, ayrı bir dini grup olarak varlıklarını devam ettirmelerini sağlamıştır.

Hz. Muhammed (sav), Rabbimiz'in emrettiği ahlakın bir gereği olarak, Kitap Ehli'ne karşı yalnızca anlayış ve merhamet göstermekle kalmamış, İslam idaresi altındaki Yahudi ve Hıristiyanların korunup kollanması gerektiğini de sahabeye öğretmiştir. Bizzat Peygamber Efendimiz (sav) tarafından Edruh, Makna, Hayber, Necran ve Akabe'li Kitap Ehli'ne verilen beratlar, Müslümanların Kitap Ehli'nin can ve mal güvenliğini garanti altına aldıklarını ve onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanıdıklarını göstermektedir. Peygamberimiz (sav)'in Necranlılar ile yaptığı sözleşmede yer alan şu maddeler de dikkat çekicidir:

Necranlıların ve maiyetindekilerin canları, malları, dinleri, varları ve yokları, aileleri, kiliseleri ve sahip oldukları herşey Allah'ın ve Allah'ın peygamberinin güvencesi altına alınacaktır.

-Hiçbir psikopos ya da keşiş kilisesinden ya da manastırından edilmeyecektir ve hiçbir papaz papazlık hayatını terk etmeye zorlanmayacaktır. Onlara hiçbir eza ya da aşağılama yapılmayacaktır ve toprakları ordumuz tarafından işgal edilmeyecektir.

Adalet isteyen adalet bulacaktır, ne zalim ne de zulüm bulunacaktır. (Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları, İstanbul, 1998, s. 209-210)

Tüm bunların yanı sıra Resulullah'ın Kitap Ehli'nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hıristiyanları onu ziyaretlerinde Hz. Muhammed (sav) onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. Peygamberimiz (sav)'in vefatının ardından da, Müslümanların Kitap Ehli'ne gösterdikleri güzel ahlakın temeli, Hz. Muhammed (sav)'in hayatı boyunca bu topluluklara karşı gösterdiği hoşgörüye dayanmaktadır.

Nasıl Bir Diyalog

Kuran ayetlerinde bildirilen emir ve tavsiyeler doğrultusunda, peygamberlerin, elçilerin ve inananların kendileri dışında inançlara sahip olan insanlarla da belli bir düzeyde ilişkiye girdikleri görülmektedir.

Bu ilişkilerin şeklinin nasıl olması gerektiğini Allah Kuran'da bildirmiştir. Bu ilişkilerin, bir başka deyişle diyaloğun boyutu, karşıdaki insanın inancı, Müslümanlara bakış açısı ve davranışlarıyla da alakalıdır. Örneğin inanmayan insanlarla Müslümanların ilişkilerinin nasıl olması gerektiğiyle, Yahudi ve Hıristiyanlarla nasıl olması gerektiği birbirinden farklıdır. Allah Kuran'da elçilerini insanları uyarmak, onları hak dine davet etmek için gönderdiğini bildirmiştir. Tüm inananlar da tebliğ yapmakla sorumludurlar. Bu emir doğrultusunda, Allah'a inanmayan veya şirk koşan kimselerle dahi, Allah'ın varlığını ve birliğini, ahireti anlatmak ve tebliğ etmek, öğüt vermek için belirli bir diyalog içinde olunması gereklidir. Kuran'da, kendilerine gönderilmiş olan elçileri yalanlamalarına rağmen, peygamberlerin kavimlerine yaptıkları tebliğ şöyle haber verilmektedir:

“Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz" dediler. O: "Ey kavmim, bende bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim." dedi. "Size Rabbim'in risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah'tan biliyorum. Sakınıp rahmete kavuşmanız için, içinizden sizi uyarıp korkutacak bir adam aracılığı ile bir zikir (kitap) gelmesine mi şaştınız?" (Araf Suresi, 60-63)

Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlarla sosyal ilişkilerinin nasıl olması gerektiği de Kuran'da bildirilmiştir. Kuran'da yer alan hükümler, Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Müslümanların bu esaslar üzerinde Hıristiyanlara ve Yahudilere saygı ve nezaket ile yaklaşmaları ve onlara Kuran'da bildirilen "ortak bir kelimede birleşme" çağrısını en güzel şekilde iletmeleri gerekir. Bunun da belirli bir diyalog çerçevesinde olması gerektiği açıktır. Allah, Kuran'da Müslümanların Kitap Ehli'ne bu çağrısını şu şekilde bildirmiştir:

“De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” (Al-i İmran Suresi, 64)

Ortak Amaç Doğrultusunda Biraraya Gelmek

Bugün, dünya üzerinde büyük bir fikri mücadelenin devam ettiği ve dünyanın iki kutba bölündüğü bir gerçektir. Ancak bu iki kutbun tarafları Müslümanlar ve Yahudiler-Hıristiyanlar değildir. Bu iki kutbun bir tarafında, Allah'ın varlığına ve birliğine iman edenler diğer tarafında ise inkarcılar; diğer bir deyişle bir tarafında İlahi dinlere inananlar diğer tarafında da bu dinlere karşı olan ideolojileri savunanlar yer almaktadır. Dini ve ahlaki değerleri hedef alan güç merkezlerinin, ellerindeki geniş imkanları birleştirdikleri ve dindar insanlara karşı ittifak halinde hareket ettikleri yaşanan bir gerçektir. Bu ittifakı fikri anlamda etkisiz hale getirmek, dinsiz materyalist telkinlerin olumsuz, yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırmak, güzel ahlakın, mutluluğun, huzurun, güvenliğin, refahın hakim olduğu toplumları meydana getirmek için yegane bir yol vardır: Yeryüzündeki vicdan sahibi insanların, samimi olarak iman eden Hıristiyanların, dindar Yahudilerin ve Müslümanların bu ortak amaç doğrultusunda biraraya gelmesi.

Dolayısıyla dinler arasında kurulacak olan diyalog, Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin adalet ve barış arayışlarının, insanlığa faydalı olma isteklerinin doğal bir sonucudur. Üç dinin mensuplarının arasındaki diyalog, sadece toplantılarla ve konferanslarla sınırlı kalacak bir ilişki değil, ortak değerleri savunan, aynı amaç için mücadele eden, ortak sorunlara köklü çözümler getirmeyi hedefleyen inançlı insanların birlikteliğidir. Ve bu birliktelik, Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez gelişini beklediğimiz bu kutlu dönemde dünyayı aydınlığa ve huzura kavuşturacak en önemli vesilelerden biri olacaktır.

İnceleme / www.hazretiisagelecek.com

Öncelikli Olan Müslümanlar Arasında Diyalog

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Allah Kuran'da Müslümanların birbirlerinin kardeşleri olduğunu bildirmiştir. Müslümanların Kuran'da bildirilen kardeşlik ruhunu en güzel şekilde yaşamaları, aralarındaki farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürmeleri son derece önemlidir.

Toplumlar arası diyalog, dünyanın barışa, huzura ve güvene ihtiyaç duyduğu bu dönemde daha da önem kazanmıştır. İnsanların birbirlerine hoşgörü ile yaklaşmaları, sorunları ve anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözüme kavuşturmaları, birbirlerine merhamet ve şefkat duymaları önemli ve gereklidir. Ancak, özellikle İslam dünyasının içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurulduğunda, aciliyetli ve öncelikli olarak oluşturulması gereken Müslümanların arasındaki diyalog, dayanışma ve hoşgörüdür. Bir ve tek olan Allah'a iman eden, aynı Peygambere itaat edip tabi olan, aynı Kutsal Kitap’ın hükümlerine uyan insanların, aralarında anlaşmazlık olması, birbirlerine sevgi ve hoşgörü gösterememeleri, merhametli ve anlayışlı davranamamaları, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmamaları kabul edilebilir bir durum değildir. Olması gereken, uygulama ve düşünce farklılıklarına rağmen birlik ve dayanışmanın sağlanması, Müslümanların birbirleriyle samimi sevgiye, merhamete ve şefkate dayalı bir diyaloglarının olmasıdır. İslam ahlakının gereği budur.

Tüm Müslümanlar Kardeştir

Müslümanlar tüm insanlara, Allah'ın yarattığı ve Allah'ın tecellisi olan varlıklar olduklarını düşünerek, değer verirler. Kuran ahlakı, iman edenlerin diğer insanların inançlarına saygı göstermelerini, onların ibadet haklarını korumalarını, düşüncelerine hoşgörüyle yaklaşmalarını ve toleranslı davranmalarını gerekli kılar. Samimi Müslüman, hoşgörülü, sevecen, yumuşak huylu ve anlayışlı olur.

Bir Müslümanın, diğer bir Müslümana yaklaşımında ise herşeyden önce karşısındaki kişinin din kardeşi olduğunu düşünmesi gerekir. Kuran'da iman edenlerin birbirlerinin kardeşi olduğu şöyle bildirilmiştir:

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

İslam ahlakının gereği, tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi, düşüncesi, anlayışı ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler.

Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar.
Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışmanın nasıl olması gerektiğini gösteren en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte Mekke'den hicret eden müminler ve Medine'de onlara güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir. Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda yurtlarından hicret eden müminleri, Medine'de Hz. Muhammed (sav)'e biat etmiş olan Müslümanlar en güzel şekilde karşılamış, onlara karşı büyük bir muhabbet ve ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına, cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas sayılan "kabile bağı"na sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar hicret edenlere her türlü imkanı sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş, mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını Kuran'da şöyle bildirmiştir:

Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren çok önemli bir örnektir. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini bir hadisinde şöyle tarif etmiştir:

Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri, saygı ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar.

Müslümanlar Birbirlerini Allah İçin Severler

Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin Allah'tan korkup sakınmasına, Rabbimiz'e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Müslümanların birbirlerine olan sevgileri ve kalplerinde birbirlerine karşı hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah'ın müminlere büyük bir lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla yaşanacak olan bu nimet Kuran'da şöyle bildirilir:

Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. (Hicr Suresi, 47)

Örnek Müslümanlar, kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uyanları kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar.
Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve birlik duygusunun büyük bir nimet olduğunun bilincinde davranmalı ve bu birliğin korunması için sabırlı ve iradeli olmalıdırlar. Enfal Suresi'nin 1. ayeti "... Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin." Müslümanlara birlikte davranmalarının önemini bildiren bir diğer ayettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise, Müslümanların ortak hareket etmelerinin önemini bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:

Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinizle buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz ve ey Allah'ın kulları, kardeşler olunuz. (Mace ,Cilt 10, s. 32)

Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür, ancak karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi olduğunu, her ikisinin de Allah'tan korkup sakındığını, Peygamber Efendimiz (sav)'e itaat ettiğini, helal ve harama titizlik gösterdiğini düşünerek çok daha sabırlı davranmalıdır. Müslüman, din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir. Bir Kuran ayetinde, Müslümanların din kardeşleri için şöyle dua ettikleri bildirilir:

Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin. (Haşr Suresi, 10)

Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, gerçek ve samimi sevginin gereğidir, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.

Farklılıklara Hoşgörü Göstermek

Allah Kuran'da müminlere "çekişip birbirlerine düşmemelerini" (Enfal Suresi, 46) emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir:

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)

Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir.



İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar.
Elbette Müslüman toplumlar arasında, bölgesel, kültürel ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir. Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır. Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

Müslümanlar arasındaki diyalogda tevazu esas olmalıdır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran'da, "... onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53) ayetinde dikkat çekilmiştir.

Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.

Örnek Müslümanlar, tüm insanlara –Rabbimiz'in tecellileri olduğunun bilinciyle- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar. Kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman topluluklar arasında olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar ve bazı görüş ayrılıkları nedeniyle hizipleşmekten sakınmak, bunları sürekli ön plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak yerine, Kuran ahlakını yaşamakta ittifakı desteklemektir. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.

Sonuç

Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim" sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa düşmekten sakınmak, Rabbimiz'in tüm inananlara emridir.

Tüm Müslüman sivil toplum kuruluşları, çeşitli organizasyonlar, vakıflar, medya mensupları, kanaat önderleri; Müslümanlar arasındaki ayrımların giderilmesi, birlik ve beraberliğin sağlanması için çaba göstermelidirler. Her Müslüman birey, gittiği camide, okuduğu okulda, iş yerinde, ziyaret ettiği internet platformunda, üyesi olduğu vakıfta veya kuruluşta, Müslümanların birliği için çaba göstermeli, diğer Müslümanları bu konuda teşvik etmelidir.

Gelin, Rabbimiz'in Kuran'da buyurduğu gibi ve Peygamber Efendimiz (sav)'in vasiyet ettiği gibi, Müslümanların arasını bulalım. Birbirinin camisinde namaz kılmayan, selamlaşmayan, birbirinin yazdığı kitabı okumayan, ufak bir fikir farklılığı nedeniyle kardeşine düşman kesilen Müslümanların arasını bulalım. Bu gibi yapay ayrımlar kalksın. Allah'ın evleri olan camiler, şu veya bu grubun, şu veya bu mezhebin değil, tüm Müslümanların mescidi olsun. Her Müslüman birbiriyle selamlaşsın, birbiri ile sohbet etsin. Birbirine hoşgörü göstersin. Cemaatsel veya kişisel uzlaşmazlıklar son bulsun. Ve tüm Müslümanlar, elbirliği yaparak, tevazu ve hoşgörü içinde, Allah'a daha çok yakınlaşmak, O'nun dinine daha çok hizmet etmek için çalışsınlar.

Ve Allah'ın bizlere verdiği şu emri hiçbir zaman unutmasınlar:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Wednesday, November 29, 2006

Beklenen Osmanlı Nasıl Gelecek?

İnsanlığın barışa, huzura ve kardeşliğe en çok ihtiyaç duyduğu bu yıllarda tek çıkar yol güzel ahlaklı, adaletli, inançlı ve vatansever nesiller yetiştirmektir. Bunun yolu ise, modern çağın iletişim araçlarını ve yöntemlerini kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Yeni yetişmekte olan Türk gençliği, sahip oldukları Türk ve Müslüman kimliği, Osmanlı mirası konusunda modern kitle iletişim araçları vasıtasıyla bilinçlendirilmelidir. Müslüman-Türk kimliğinin öneminin tam olarak anlaşılması için bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl nizam verdiği anlatılmalıdır.

Türk Milleti tarih boyunca her biri diğerinden güçlü 16 devlet kurmuş ve bu devletlerin yönetiminde gösterdiği üstün kabiliyetle tüm dünya milletlerine tarih boyunca örnek olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı devletleri başta olmak üzere, Müslüman-Türk Milleti'ni güçlü kılan unsurları sadece askeri güçle açıklamak ise mümkün değildir. Dünyanın en karışık ve en hassas bölgesini asırlar boyunca hakimiyeti altında tutan gücün altında o dönemde Kuran ahlakına dayanan bir ahlak anlayışı yatmaktadır.

Rabbimiz tarafından Kuran'da bildirilen bu ahlakın başlıca özellikleri, zulümden ve haksızlıktan uzak durarak dürüst ve mert davranmak, koşullar ne olursa olsun adaleti her zaman ayakta tutmak, hoşgörüden ve uzlaşmadan yana olmaktır. Bu özellikler nedeniyledir ki kendilerine tabi olan halklar da her zaman Müslüman Türklerin yönetiminden razı olmuş, hatta çoğu zaman kendi istekleriyle onların yönetimleri altına girmişlerdir. En geniş anlamda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bu adaletli yönetim sayesinde tüm Balkanlar'ı, Kafkasya'yı ve Ortadoğu'yu kapsayan coğrafyada, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri, ırkları birbirlerinden tamamen farklı milyonlarca insan bu hakimiyet altında asırlar boyunca huzur içinde yaşamışlardır.

Ancak günümüzde aynı topraklar üzerinde acı, gözyaşı, zulüm ve savaş bir türlü sona ermemektedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'dan oluşan ve Türkiye'nin tam merkezinde yer aldığı "Osmanlı Coğrafyası" halen çok hareketli ve karışık bir yapıya sahiptir. Osmanlı Devleti'nden sonra bölgede oluşan boşluk henüz doldurulamamış ve gerçek anlamda bir güven ortamı sağlanamamıştır. Bu durum aynı topraklarda asırlar boyunca Osmanlı liderliğinde örnek bir "birlikte yaşama modeli" uygulayan Müslüman Türk Milleti'ne dikkati çekmektedir. Ve bu modelin günümüzde ve gelecekte de sadece Müslüman Türk Milleti tarafından gerçekleştirilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim son yıllarda pek çok devlet adamı, siyaset bilimci ve araştırmacı yazar, başta Osmanlı Devleti olmak üzere, Türk devletlerinin başarıyla yürütmüş olduğu adil yönetim sistemini incelemektedir. Bu incelemelerdeki amaç ise, Türklerin gerçekleştirdiği sistemi temel alan, yeni bir yönetim modeli oluşturmaktır.

Tarih, gerek Ortadoğu’ya, gerek Balkanlar ve Kafkasya'ya kalıcı barışın getirilebilmesinin, Osmanlı mirasının varisi olan Türkiye'nin liderliğinde mümkün olabileceğini göstermektedir. Türkiye'nin liderliğinde oluşturulacak bir birlik, hem çatışmaların sonu olup bölgeye kalıcı barışı getirecek, hem de tüm bölge ülkelerinin güçlü bir ekonomik işbirliği içerisine girmeleriyle tüm halkların yaşam kalitesini yükseltecektir.

Türk Milleti son derece sağlam ve köklü bir mirasa sahiptir. Önemli olan bu mirasın önemini gereği gibi kavrayabilmek ve geçmişimize sahip çıkarak yüzümüzü geleceğe dönebilmektir.
Bu bölgede yaşayan devletlerin askeri, siyasi ve ekonomik açıdan en güçlü olabilecekleri model, birbirleriyle çatışmak yerine güçlerini birleştirmeleriyle oluşacak bir modeldir. Ortak bir dış politika bu devletleri dünya siyasetinde büyük bir güç haline getirecektir. Dolayısıyla 21. yüzyıla adım attığımız bu yeni dönemde Türkiye'nin geleceğe dair misyonu, tarihteki Müslüman-Türk devletlerinin büyüklüğüne ve şanına yakışır nitelikte olmalıdır. Üstelik bu misyon tarihte olduğu gibi bugün de Türk Milleti'ni zirveye taşıyacak, hak ettiği lider devletler arasına dahil edebilecek bir misyon olmalıdır. Dünya tarihinin en güçlü devletlerini kurmuş, tüm Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasına nizam vermiş olan Müslüman-Türk Milleti'nin aramış olduğu çözüm ve çıkış yolları, kendi tarihinde mevcuttur.

Asırlar boyunca şanlı devletler kurmuş, 3 kıtaya hükmetmiş bir milletin torunları ve 21. yüzyılda yeni bir cihan devleti kurmaya aday bir milletin bireyleri olarak bizlere düşen ise, Osmanlı'yı Osmanlı yapan tüm maddi ve manevi değerlerin önemini doğru bir şekilde anlamak ve uygulamaktır.

Osmanlı örneği göstermektedir ki, Türk Milleti çok geniş bir coğrafyayı kolaylıkla yönetebilecek bir birikime, yeteneğe ve güce sahiptir. Önemli olan Osmanlı'nın üzerinde yükselmiş olduğu değerleri iyi anlamak, bunları yeniden ve çağımıza uygun şekilde yorumlamak ve uygulamaktır.

Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman Türk Milleti sabrı, imanı ve güzel ahlakı ile mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alacak, farklı kültürlerden ve kökenlerden gelen insanları adalet ve hoşgörü potasında birleştirecek ve tüm dünyanın özlemini çektiği barış ve güvenlik ortamını oluşturacaktır.

21. yüzyıl, Allah'ın izniyle, tüm Müslüman ve Türk halkları için aydınlık bir çağ olacaktır...

Son yıllarda Ortadoğu’da kaos ve karmaşa yaşanması dünya tarihçilerini yoğun şekilde Osmanlı’yı araştırmaya yöneltti.
11-15 Eylül 2006 tarihleri arasında Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından gerçekleştirilen 15. Türk Tarih Kongresi’ne tam 750 yabancı bilim adamı katılmak için bildiri gönderdi.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, rekor derecedeki katılım talebinin, tarih uzmanları arasında son yıllarda giderek artan Türkiye ve Osmanlı'ya olan ilgiden kaynaklandığını söyledi.

Yusuf Halaçoğlu, bu yılki ilgiyi; “Ortadoğu’da yaşanan olayların geçtiği toprakların Osmanlı coğrafyasında bulunması, tarihçileri bu topraklarda daha fazla araştırma yapmaya itiyor.” sözleriyle açıklarken, Hazırlık Komitesi’nde yer alan Prof. Dr. İlber Ortaylı da, eskiden sadece Avrupalıların ilgi gösterdiği Osmanlı’ya şimdi tüm dünyadan ilgi olduğunu belirtti.

Çanakkale Savaşı'nda başarıya ulaşılmasının nedeni olarak askerlerimizin İslam ahlakına olan bağlılığı gösterilmektedir.
Kuşkusuz ki, Türk tarihinin en önemli olaylarından biri Kurtuluş Savaşı’dır. Bu savaşın kazanılmasında ise, Türk Milleti'nin inançlı tavrının çok büyük bir rolü olmuştur. Genç-yaşlı demeden büyük fedakarlıklar gösteren Türk insanı, vatanın müdafasına önemli bir katkıda bulunmuştur.

Çanakkale Savaşı sırasında kahraman ordumuzun da manevi gücüyle ayakta kaldığını gören Atatürk, askerlerimizin kararlılıklarını şöyle ifade etmiştir:

Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuran'ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesi'ni kazandıran bu yüksek ruhtur. (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 13)

Bu iman vesilesiyledir ki, Türk Ordusu Çanakkale'de binlerce şehit vermesine rağmen en ufak bir gerileme ve sarsılma göstermeden kahramanca mücadele etmiştir.

Osmanlı modeli tüm dünyada büyük ilgi görüyor
Dünyaca ünlü belgesel kanalı History Channel tarafından hazırlanan Osmanlı belgeseli geçtiğimiz günlerde ABD'de yayınlandı. Belgeselde Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemleri uzun uzun anlatıldı.

Hakkın ve adaletin koruyucusu olduğu ifade edilen Osmanlı Devleti'nin, bütün din ve inançlara açık olduğu vurgulandı.

Belgeselde Osmanlı'nın fetih politikalarına ayrıntılı olarak değinildi ve fetihlerin dine ve etnik temellere dayalı olmadığı anlatıldı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan hukuk sisteminden de övgüyle bahsedildi.

Tuesday, November 28, 2006

GENÇLİKTE YAŞANAN DEJENERASYON VE ÇÖZÜMÜ

GENÇLİKTE YAŞANAN DEJENERASYON VE ÇÖZÜMÜ

Darwinizm'in, "insan çatışan hayvandır" şeklinde özetlenebilecek telkinleriyle, şiddet sözde meşrulaştırılmıştır. Evrim teorisi ve Darwinist ideoloji 150 yılı aşkın bir süredir dinsizliği, ahlaksızlığı, anarşiyi, kavgayı, çatışmayı ve şiddeti toplumlara telkin etmekte ve Darwinizm'in bu telkinleri büyük toplumsal felaketlere sebep olmaktadır. Darwinizm ile doğrudan ilişkili olarak ortaya çıkan toplumsal sorunların en son halkası ise son günlerde özellikle okullarda giderek artan şiddet olaylarıdır.

Bilindiği gibi geçtiğimiz birkaç ay boyunca okullarda yaşanan şiddet olayları Türkiye'nin gündemini meşgul etti. Birçok okulda istenmeyen olaylar yaşandı. Öğrencilerin birbirlerini ürkütücü yöntemlerle yaraladıklarına ve hatta öldürdüklerine şahit olduk. Bu olaylar nedeniyle televizyonlarda çeşitli uzmanların katıldığı açıkoturumlar ve haber programları yapıldı. Gazeteler konuyu günlerce manşetlerine taşıdı. Sonuç olarak; tüm bu yaşananların ardında ailelerin ilgisizliği, ekonomik sorunlar, televizyonun zararlı etkisi gibi nedenler olduğu düşünüldü. Eğitim sisteminin düzenlenmesi, güvenlik artırımı, öğrencileri sanata ve spora özendirme gibi kesin çözüm vaad etmeyen ancak durumu hafifletmesi muhtemel olan çözümler öne sürüldü. Bu önlemlerin belli oranda fayda sağlayacağı tartışmasızdır, ancak bunların hiçbiri sorunu kesin olarak ortadan kaldıramayacaktır. Çünkü sorunun kökeni, konuşulan ve yazılanlardan farklı olarak halen devam etmekte olan bir telkinin sonucudur. Söz konusu telkin, evrim teorisinin insan yaşamına ve insanlar arasındaki ilişkilere uygulanması ile ortaya çıkan “sosyal Darwinizm”dir.

Daha önceki yazılarımızda da sıkça bahsettiğimiz üzere, sosyal Darwinizm'in bu telkinleri sadece günümüzde değil, ortaya çıktığı günden bu yana yaklaşık 150 yıldır tüm insanlığa çok büyük belalar getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir.

Tek ve kesin çözüm ise Darwinizm’in telkinlerini fikri mücadeleyle ortadan kaldırmak ve insanlara Rabbimiz'in bildirdiği Kuran ahlakını tebliğ etmektir.

Darwinizm Dinsizliği Nasıl Yaygınlaşırıyor?

Darwinizm, inançsızlığın temeli olan materyalist felsefenin doğaya uyarlanmasından ibarettir. Bu teori, kendisini destekleyen tek bir bilimsel delil olmamasına rağmen, sırf materyalist felsefeyi yaymak için özellikle inançsız kesim tarafından körü körüne savunulmaktadır. Sözde bilimsellik kılıfı ile ortaya çıkan ve sadece canlıların oluşumu ile ilgili görüşler ileri sürdüğü sanılan bu ilkel teorinin insanlığa verdiği asıl zarar, inançsızlığa temel oluşturması, insanlara başıboşluk ve amaçsızlık telkini vermesi, sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü gibi güzel ahlak özelliklerini yok etmesidir. Temel amaç ise dinsizliği yaygınlaştırmak ve ahlaki değerlerin tamamen ortadan kalktığı bir dünya kurmaktır.

Nitekim bu temel amacın çıkış noktasını evrimci bilim adamı J. P. Darlington şöyle ifade etmektedir:

Birinci nokta; bencillik ve şiddet doğuştandır, en uzak atalarımızdan bize miras kalmıştır. O zaman şiddet insanlar için doğaldır; evrimin bir ürünüdür.1

Darwinizm'in Okullardaki Şiddetle Bağlantısı Nedir?

Evrim teorisinin sosyal yönü, diğer bir ifadeyle, insanların ahlaki değerlerini yitirmesine ve sapkın ideolojilere kanmasına sebep olan sinsi yönü, Darwinistler tarafından sürekli gizlenmeye çalışılır. Bu teoriyi bilerek ya da bilmeyerek savunan pek çok kişi de çoğu zaman bu vahim durumu tam kavrayamaz.

Dünya genelinde bazı basın yayın organları vasıtasıyla canlı tutulmaya çalışılan Darwinist propagandaların toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini daha iyi anlayabilmek için bu propagandaların insanların bilinçaltına yerleştirmeye çalıştığı mesajları iyi yorumlamak gerekir.

Darwinist Telkinlerle Ancak Zalim ve Saldırgan Nesiller Yetişir

Evrim teorisinin sözde bilimsel bir gerçekmiş gibi gösterilmesi durumunda zalim ve saldırgan nesillerin yetişeceğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Darwinizm'in insanı bir tür hayvan olarak sunmak istemesinin ana nedenlerinden biri, tüm ahlaki değerlerin ortadan kalktığı bir dünya özlemidir. Darwinist anlayışın hakim olduğu bir dünyanın temel özelliği ise, "kendinden olmayanla çatışmak"tır. İnsanların kişiliklerinin şekillendiği ve dünyaya bakış açılarının belirlendiği yıllar olan çocukluk ve gençlik yılları, Darwinistlerin de özellikle üzerinde durdukları bir zaman dilimidir. Bu amaçla sürdürdükleri faaliyetler ise gelecek nesillerin sağlam ahlaki temeller üzerinde yetişmesini ciddi biçimde tehdit etmektedir. Evrimcilerin ve materyalistlerin, son dönemde tüm dünyada, okullarda evrim teorisinin yanı sıra yaratılışın da anlatılmasına dair oluşan yoğun isteklere şiddetli bir tepki göstermeleri de bu yüzdendir.

Darwinizm Gençleri Böyle Zehirliyor

Kimi zaman sözde ilkel bir insanı ailesiyle ve yaşadığı ortamla beraber resmederek, kimi zaman bu resmi belgesel animasyonlarıyla canlandırarak, kimi zaman yüksek bütçeli filmlere konu ederek insanların bilinçaltlarına yollanan evrim mesajlarının bir sonraki aşaması Darwinizm'in sinsi telkinleri olmaktadır. İnsanı sözde hayvani dürtülerle hareket eden bir varlık olarak gösterme çabasının ardından, insanların da hayvanların davranışlarına benzer davranışlar içinde olmasının makul olduğu mesajları işlenmeye başlanır. Bu amaçla filmler, müzik parçaları, kitaplar ve diğer tüm iletişim araçları ustalıkla kullanılır. Film senaryoları, kitap içerikleri, şarkı sözleri çoğu zaman bu gizli mesajlarla doludur.

Kuşkusuz ki, bu propaganda yöntemlerinden en çok çocuklarımız etkilenmektedir. İnsanın sözde bir hayvan olduğu, insanların vahşi hayvanlar gibi birbirleriyle mücadele etmeleri gerektiği, ancak güçlü olanın ayakta kalabileceği gibi bilim dışı telkinlere maruz kalan bir çocuğun bencil, merhametsiz, anlaşmazlıkların çözümünde kaba kuvvet kullanan biri olmasına şaşırmamak gerekir.

Öte yandan eğitim çağındaki çocukların en çok zaman geçirdikleri yerin okulları olduğu düşünüldüğünde, bu kurumlarda okutulan evrim teorisinin de bu son derece aldatıcı dünya görüşüne zemin hazırladığı göz ardı edilmemelidir. Gençlere çağdaş bir eğitimin verildiği, güzel ahlak özelliklerinin öğütlendiği okullarımızda evrim teorisinin bu çabayı baltalayıcı bir rolünün olduğu unutulmamalıdır. Evrim teorisi ve Darwinizm gençlere sorumsuz oldukları telkinlerini vererek ahlaksızlığa, diğer insanların değersiz olduğu söylenerek acımasızca onları ezmeye, çatışmanın sözde makul olduğu iddia edilerek şiddete ve kavgaya itmektedir.

Ölümle birlikte yok olup gideceğini düşünen bir çocuk için dünyadaki hiçbir şeyin bir anlamı kalmaz. Dostlukların, sevginin, yaptığı iyiliklerin, yaşadıklarının hiçbir karşılığı ve devamı olmayacağını zanneden bir insana hiçbir güzellik zevk vermeyecektir. Darwinizm'in "hayat mücadelesi" dogması ve insanların bir çeşit hayvan oldukları yalanı uygulamaya konulduğunda, insan hayatı değersizleşir. Herhangi bir sebeple birini öldürmek, yaralamak, zarar vermek, suç işlemek sözde makul ve kolay hale gelir. Bunu engellemek için evrim teorisinin bilim dışı bir dogma olduğu, Darwinizm'in telkinlerinin gerçeği yansıtmadığı gençlere anlatılmalıdır.

Çözüm Darwinizmin Ortadan Kalkması ve Kuran Ahlakının Yaşanmasıdır

Konuyla ilgili olarak Darwinist görüşleri ile tanınan Sabah Gazetesi yazarı Emre Aköz, 31 Mart 2006 tarihli yazısında şöyle demektedir:
Din ve ahlak konusunda hassas olan çevrelerde yaşayan gençler, şiddetten ve suçtan, diğer akranlarına oranla uzak duruyor.

Ayrıca;

Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer de okullardaki şiddet olaylarına neden olan faktörleri sayarken son derece önemli bir noktaya dikkat çekmektedir:

"... Ayrıca ekonomik programın yarattığı yoksulluk, işsizlik, yolsuzluklar ve haklı olanın değil güçlü olanın kazanacağı dürtüsü. Bunun da çeşitli görsel etkileri var... Bu aslında toplumun yaşadığı cinnet halinin göstergesidir. Toplum bunalıma itiliyor. "

Sayın Dinçer'in ifade ettiği "Haklı olanın değil güçlü olanın kazanacağı dürtüsü", Darwinizm'in en temel yalanlarından biridir ve insanları her türlü kanun dışı ve gayri ahlaki eylemi yapmaya elverişli hale getirmektedir. Hiç şüphe yok ki, Darwinist telkinlerin gençlerde meydana getirdiği ağır tahribatı ortadan kaldıracak, onları devletlerine, milletlerine ve insanlığa faydalı hale getirecek olan yalnızca din ahlakıdır. Kendisini Yüce Rabbimiz'in yaratmış olduğunu bilen, Yaratıcımız olan Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde, yaptıklarının hesabını vereceğinin şuurunda olan bir kimse her zaman güzel ahlak gösterecek, iylliği emredip kötülükten sakındıracak, barışa davet edecek, merhameti tavsiye edecektir.

SONUÇ

Sorunun çözümüne ilişkin dile getirilen tüm tedbirler alınmış, gerekli düzenlemeler ve iyileştirmeler yapılmış olsa dahi genç nesiller Darwinist telkinlere maruz kalmaktan kurtarılmadığı sürece bu toplumsal sorunun tam anlamıyla ortadan kalkması mümkün olmayacaktır. Öğrencilerin şiddet eğilimleri alınan tedbirlerle engellense bile, onların aynı fikirde olmadıkları, anlaşmazlığa düştükleri kimselere karşı hoşgörülü ve affedici olmaları, her durumda barış yolunu seçmeleri öğütlenmediği takdirde istenen ve özlenen ortam oluşmayacaktır. Bu nedenle konuyla ilgili olarak özellikle yazılı ve görsel basına, televizyon yapımcılarına, yazarlara, eğitmenlere, bilim adamlarına çok önemli sorumluluklar düşmektedir. İnsanlığın barışa, huzura, kardeşliğe en çok ihtiyaç duyduğu bu yıllarda tek çözüm inançlı, adaletli, iyiliksever, insaniyetli ve vatansever nesiller yetiştirmektir. Bu ise ancak, çocuklara dünyaya tesadüfen ve boş yere gelmediklerinin, kendilerini Yüce Allah'ın yaratmış olduğunun ve O'nun öğrettiği güzel ahlaka göre yaşamaları gerektiğinin anlatılmasıyla mümkün olacaktır.


1. P.J. Darlington, Evolution for Naturalists, 1980, s. 243-244

Harvard Üniversitesi'nden BAV'ın çalışmalarını içeren yeni kitap

Harvard Üniversitesi'nden
BAV'ın çalışmalarını İçeren yeni kitap

Dünyanın en önde gelen bilimsel merkezi Harvard Üniversitesi de dünyada yaratılışçılığın giderek güçlendiği ve bunun küresel merkezinin de Bilim Araştırma Vakfı çalışmaları olduğu saptamasında bulunuyor. The Creationists, from Scientific Creationism to Intelligent Design (Yaratılışçılar, Bilimsel Yaratılışçılıktan Akıllı Tasarıma) isimli kitabın yeni baskısında BAV’ın yaratılış gerçeğini anlatan çalışmalarına özel bir bölüm ayırmış. Üniversiteye ait bir sitede yer alan “Yaratılış Müzeleri ve Küresel Yaratılışçılığın Yükselişi” başlıklı haberde, söz konusu kitapta geçen bölüm şu ifadelerle özetleniyor:

...

Alışılmadık bir olay son zamanlarda sürekli önümüze çıkıyor: Yaratılış Müzesi. Amerika'nın ilk yaratılış müzesi bu baharda Kentucky eyaletinin Petersburg kentinde açılacak. 26.4 milyon dolarlık tesis, robot dinozorlar ve özel efektlerle dolu son teknoloji bir tiyatroya sahip olmakla övünecek. Tüm bunların amacı ise ziyaretçilere Allah'ın dünyayı tam olarak Kutsal Kitap'ta anlatıldığı şekilde yarattığını öğretmek.

Ancak bu sadece ABD'yle de sınırlı değil. Türkiye çapında küçük yaratılışçı müzelerin açıldığı bir kampanyanın da gösterdiği şekilde, bugünlerde herşey gibi yaratılışçılık da küreselleşiyor. (İstanbul'da bir kebap restoranında yer alan tipik bir örneği ziyaretçileri Charles Darwin'in kanlar damlayan bir portresiyle karşılıyor).

Matt Mossman, Seed dergisinin bu ayki sayısında şöyle yazmış:

"Bilim Araştırma Vakfı (BAV) en son kampanyasında, Türkiye'nin her yanındaki alışveriş merkezlerinde, restorantlarda ve kamu binalarında 80'in üzerinde müze açtı. Bu müzeler, fosillerle, posterlerle ve istekli gönüllülerle dolu. Adnan Oktar'ın arkadaşları Kaliforniya Yaratılış Araştırma Enstitüsü gibi Amerikan teşkilatlarınınkine benzer, yoldan geçenleri Evrim'in biyolojinin karmaşıklığını açıklamaya yetmediği ve Allah kelamına aykırı olduğu konusunda bilgilendirme gibi yöntemler kullanıyorlar.”

Bilim Araştırma Vakfı, web sitelerinde de sergilendiği gibi son derece gelişmiş bir operasyonu yürütüyor. Mossman'a göre sitede, internetten indirilebilen hazır PowerPoint sunumları ve öğrencilerin evrim aşığı öğretmenlerini sıkıştıracakları sorular da yer almakta. ABD'li yaratılışçılarla yakınlaşmaları da yalnızca rastlantı değil. Bir BAV sözcüsü geçen yıl ABD'ye giderek Kansas Eğitim Kurulu'nun akıllı tasarım konusundaki soruşturmasında tanıklık etti. ABD ve Türkiye'nin ötesinde, İngiltere'de ve özellikle güçlü göründükleri Avustralya'da yaratılışçı haraketler olması küresel bir eğilime işaret ediyor.

Uzun süredir yükselen küresel yaratılışçılığın standart gözlemi, Ronald Numbers'ın "Yaratılışçılar: Bilimsel Yaratılışçılıktan Akıllı Tasarıma" adlı kitabıydı. Bu Kasım ayında Harvard Üniversitesi Yayınları, son iki yüz yıldaki yaratılışçı düşüncesinin gelişimini izleyen bu klasik kitabın genişletilmiş bir basımını çıkarıyor. Kitapta akıllı tasarım hareketini ve yukarıda çalışmalarının örneğini gördüğümüz yeni küresel yaratılışçılık gücünü içeren iki yeni bölüm de yer almakta.”

Saturday, November 25, 2006

Reuters: Harun Yahya, Amerikalı Yaratılışçıların Ancak Hayal Edebilecegi Bir Etkiye Sahip

REUTERS (İstanbul)
Harun Yahya, Amerikalı Yaratılışçıların
Ancak Hayal Edebileceği Bir Etkiye Sahip

Cömertçe resimlendirilmiş “Yaratılış Atlası” Türkiye’deki okul ve kütüphanelerde gizemli bir şekilde ortaya çıkıyor. Ve Darwinizmin terörün gerçek kökeni olduğunu iddia ediyor.

Ücret istenmeden postayla gelen büyük formatlı, fotoğraflarla dolu, kolay okunan yazılar içeren, 768 sayfalık kuşe kağıttan oluşan bu kitap, dünyanın içindeki bütün türlerle beraber Allah tarafından yaratıldığını kanıtlamak için hazırlanmış.

İlk bakışta, dünyanın Eski ahitte söylendiği gibi altı günde yaratıldığını iddia eden Amerika’daki Hıristiyan köktenci olan yaratılışçıların çalışması olabileceği zannediliyor.

Ancak yazarın adının Harun Yahya olması, kitabın içinden bir sürpriz ortaya çıkarıyor. Bu İslami yaratılışçılıktır. Zengin bir serveti bulunan bu hareket, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de üslenmiş ve Amerika’daki yaratılışçıların ancak hayal edebileceği bir etkiye sahip.

Yaratılışçılık burada o kadar geniş oranda kabul ediliyor ki; Türkiye en son 34 ülkede yapılan, evrimin halk arasında benimsenme yüzdesini ölçen bir ankette sonuncu oldu. Türkiye bu ankette sıralamada Amerika’nın hemen ardında yer aldı.

Darwinizm öldü diyor Fethullah Gülen cemaatinden Kerim Balcı. Bu cemaat çok sayıda yayınları ve okulları olan ama atlası çıkaran yaratılışçılar ile bir bağlantısı olmayan ılımlı bir İslami harekettir.



DİNİN ETKİ DERECESİ

İncil’deki gibi Kuran Allah’ın bu dünyayı 6 günde yarattığını ve ilk insan Ademi balçıktan şekil verdiğini söylüyor. Detaylar değişiyor ama bu inanç genel mahiyetiyle aynı.

Fakat batıdakinin aksine, bir çok Müslüman için evrim teorisi yaratılış inancını zayıflatmıyor.



1985’de lise bilim ders kitaplarına evrim teorisine alternatif olarak yaratılış üzerine bir paragraf eklendi. Ve Amerikan kitabı “Bilimsel Yaratılış” türkçeye çevrildi.

1990’ların başında önde gelen Amerikan yaratılışçıları Türkiye’de muhtelif anti evrimci konferanslarda konuşmak için geldiler.



DARWİN VE TERÖR

O zamandan beri, bu ortamda açık politik mesajlı anti Darwinci kitaplar ortaya çıktı.

Yaratılış Atlası’nın 500’den fazla sayfasında yer alan fosillerin ve günümüz yaşayan canlı örneklerinin şahane resimleri Allah’ın bütün canlıları yaratığını ve evrimin hiçbir zaman gerçekleşmediğini ispatlamak maksadıyla sunuluyor.

Ondan sonra “en uygunların hayatta kalmasını” vurgulayan Darwinizmin ırkçılık, nazizm, komünizm ve terörizme fikri dayanak olduğunu tartışan uzun bir kitap uzunluğunda bir makale geliyor.

Kitap “Dünyamızı saran terörün kaynağının hiçbir ilahi din değil ateizm ve onun zamanımızdaki dışa vurumu olan komünizm ve terörizmdir” diyor.

Bir İstanbul okulu beklenmedik şekilde yakın zamanda kitaplardan 3 tane almış. “İhtişamlı fotoğraflarla çok iyi hazırlanmış – yaratılışın anlatılmasının son derece şık bir aracı ” diyor bir okul müdürü.

Bu kitapların arkasındaki itici güç Adnan Oktar’dır. Kendisi Harun Yahya takma adıyla geçtiğimiz on yılda bir çok kitap yayınladı.

Missouri’deki Truman State Üniversitesinde fizikçi olan Türkiye doğumlu Taner Ediş “Harun Yahya medya tabanlı gözde bir yaratılışçılık akımı oluşturmayı başardı” diyor.

Harun Yahya Türkçede 200’ün üzerinde ve çoğu 51 dile çevrilmiş kitaplar ortaya koydu.

Oktar,50, grubun web sitesinde biraz uzun bırakılmış sakalları ve şık elbiseleriyle görünüyor. Çalışmaları dünyadaki İslami kitapçılarda bulunabiliyor ve ücretsiz olarak internetten indirilebiliyor.



AKILLI TASARIM

Akıllı Tasarım bazı organizmaların bazı olağanüstü sebep olmaksızın evrimleşemeyecek kadar kompleks olduğunu söylüyor. Ama bu nedenin Allah olduğunu söylemekten çekiniyor. Çünkü bu durumda Amerika’daki bilim ders kitaplarından yasaklanır.

Fakat pek çok Türk buna itibar etmiyor çünkü Allah’ın adını anmaktan kaçınmaya gerek görmüyorlar.



Bu haber aynı zamanda şu gazeteler, dergi ve sitelerde de yayınlandı:

- Washington Post, ABD, 22 Kasım 2006

- Indian Express, Hindistan. 23 Kasım 2006

- Times of India, Hindistan, 23 Kasım 2006

- Daily News & Analysis, Hindistan, 23 Kasım 2006

- Financial Express, Hindistan, 22 Kasım 2006

- Daily Times, Pakistan, 22 Kasım 2006

- Reuters.uk, İngiltere, 22 Kasım 2006

- Reuters Canada, Kanada, 22 Kasım 2006

- ABC News, 22 Kasım 2006

- MSNBC, 22 Kasım 2006

- Yahoo!News, 22 Kasım 2006

- AOLNews, 22 Kasım 2006

- RealTime.com, 22 Kasım 2006

- Alarab online, İngiltere, 22 Kasım 2006

- ShortNews.com, Almanya, 22 Kasım 2006

- NewsMax.com, ABD, 22 Kasım 2006

Friday, November 24, 2006

"DÖRT AYAKLI YUNUS" MASALI

Panikte olan evrimciler, hezeyanlarına yenisini eklediler:
"DÖRT AYAKLI YUNUS" MASALI


Evrimcilerin yaşayan fosiller sergileri karşısında içine düştükleri çaresizlik ve panik hali devam ediyor. Bunun son bir göstergesi, 6 Kasım 2006 tarihli Bugün gazetesinin sayfalarında “Dört ayaklı yunus bulundu” manşetiyle duyurulan evrimci çarpıtma oldu.

Evrim teorisinin geçersizliğini ortaya koyan çeşitli bitki, balık, böcek, kuş türlerine ait çok sayıda yaşayan fosilin halkın gözleri önünde sergilenmesinden rahatsız olan evrimciler, ara form iddiasını kanıtlayacak tek bir fosil varsa herhangi bir kent meydanında sergilemeleri çağrısı karşısında sessizliğe bürünmüşlerdi. Gerek ara form iddialarının bilimsel geçersizliği, gerekse kanıt gösterme konusundaki çekinceleri gün geçtikçe daha açık şekilde deşifre edilen yerli evrimciler, dikkatleri fosil kayıtlarından uzaklaştırarak, türlü gözboyamalarla durumu örtbas etmek için çare aramaya başladılar.

Bugün gazetesi, haberinde, Japon balıkçılarca ele geçirilen bir yunusu haber veriyordu. Sözkonusu yunus, bedeninin arka kısmında fazladan bir çift yüzgece sahipti. Bugün gazetesi evrime hiçbir şekilde kanıt oluşturmayan bu durumu çarpıtıyor ve “yunusların daha önce karada yaşayan 4 ayaklı canlılar olduğu tezinin ıspatlandığı” iddiasında bulunuyordu.

“Dört ayaklı yunus” hezeyanı

Hemen belirtmek gerekir ki, “ayak” yakıştırması tamamen temelsiz, bir o kadar da saçma bir iddiadır. Haberin resminde de görüldüğü gibi, bunlar tam bir yüzgeç anatomisine sahiptir. Dolayısıyla “dört ayaklı yunus” demek, “dört lastikli tekne” demek kadar saçmadır, gerçekdışıdır.

Üstelik henüz bu ekstra çift yüzgeç üzerinde bilimsel araç ve yöntemler kullanılarak hiçbir inceleme yapılmamıştır. Durum böyleyken bunları “ayak” veya “geçmişteki sözde ayakların kalıntısı” ilan etmek, ancak bilimsellikten uzak, sansasyonel ve taraflı habercilik anlayışının ürünü olabilir.

Ekstra çift yüzgeç, evrim teorisini neden desteklemez?

Bu sorunun cevabı gayet açıktır: Ekstra çift yüzgeç kesinlikle evrimsel bir yapı olarak değerlendirilemez. Yunusun DNA’sında yüzgeçlerin inşası için gerekli genetik bilgi, onu oluşturan dokuların mimarisi zaten mevcuttur. Buna göre ortada evrimsel bir gelişim değil, varolan yapıların fazladan kopyalanması durumu vardır. Örneğin okumakta olduğunuz bu yazının kopyasının herhangi yeni bilgi içermeyeceği gibi, yunusun ekstra yüzgeçleri de yeni genetik bilgi içermemekte, evrim teorisi lehinde öne sürülebilecek bir kanıt niteliği taşımamaktadır.

Evrimcilerin bu iddiasındaki önyargıyı göstermesi açısından bir de çelişki sözkonusudur. Bilindiği gibi bazı mutasyonlar insanların elinde beş yerine altı parmak çıkmasına veya sineklerde iki yerine dört kanat çıkmasına yol açabilmektedir. Yunusta olduğu gibi, bu örneklerde de bedendeki bir uzantının fazladan inşası sözkonusudur. Buna göre evrimcilerin insanın altı parmaklı atalardan veya sineklerin dört kanatlı atalardan evrimleştiğini öne sürmeleri gerekirdi. Ancak insan veya sinekle ilgili böyle bir iddiada bulunmadıkları halde, yunusun dört ayaklı atalardan evrimleştiğini öne sürmektedirler. Burada yaptıkları şey, gerçekte evrimle hiçbir ilgisi olmayan gelişim anormalliklerini kendi önyargılarıyla oluşturdukları bir “filtre”den geçirip kendi hayallerine uygun şekillerde hikayeleştirmekten ibarettir. Elbette bu bilim değil, dogmatizmle bağdaşan bir durumdur.

Yunusların kara memelilerinden evrimi iddiası bir masaldan ibarettir
Bugün gazetesinde, yunustaki yüzgeçlerin, bu canlıların kara canlılarından evrimleştikleri iddiasını ispatladığı öne sürülmektedir. Oysa bu tümüyle gerçekdışı bir yorumdur. Hemen belirtmek gerekir ki, yunusların karadan denize geçmiş memelilerden evrimleştikleri varsayımı aşılmaz engellerle karşı karşıyadır.

Yunuslar, ataları olduğu iddia edilen kara memelilerinde bulunmayan mükemmel ve özgün sistemlere sahiptirler. (Detaylı bilgi için bkz. http://www.darwinizminsonu.com/doga_tarihi_2_14.html) Açıktır ki, böyle komplekslikte sistemler, evrim teorisinin tek bir proteini dahi oluşturamadığı bilinen bilinçsiz mekanizmalarıyla (doğal seleksiyon+mutasyon) oluşamaz. Evrim teorisine körükörüne bağlılıktan ötürü desteklenen bu iddia sadece hayalgücünden ibarettir. (söz edilen hayali mekanizmaların geçersizliği hakkında buradan, yunusların dahil olduğu deniz memelileriyle ilgili evrimsel köken iddialarının geçersizliği hakkında ise buradan bilgi edinebilirsiniz.)

Sonuç:
Bugün gazetesinin bu haberi, sadece evrimci önyargıların bir ürünüdür ve evrim teorisine destek sayılabilecek hiçbir kanıt zerresi barındırmamaktadır. Fosil kayıtlarında yenilgiye uğrayan ve ara form fosillerini sergilemeye davet edildiklerinde tek bir tane dahi delil gösteremeyen evrimciler, evrim teorisine delil bulma peşine düşmüşlerdir. Bunun boşuna bir çaba olduğunu bir kez daha hatırlatıyor, Bugün gazetesini bu bilim dışı propagandaya son vermeye davet ediyoruz.

Yaratılıştan Dünya Hakimiyetine TARİHİN KESİNTİSİZ AKIŞI

Yaratılıştan Dünya Hakimiyetine

TARİHİN KESİNTİSİZ AKIŞI

“… Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (Sebe' Suresi, 3)

Geçmişte yaşanmış, günümüzde yaşanan ve gelecekte yaşanacak tüm gelişmeler Yüce Allah’ın izni ve bilgisi dahilinde olup henüz dünya yaratılmadan önce takdir edilmiş olan bir kaderin parçası olan ayrıntılardır. Bu kaderin önemli bir parçası da, İslam ahlakının yeryüzü hakimiyetidir.


Evrenin başlangıcından günümüze kadar olan tarihi, dogmatik evrimci anlayışın dışında, tarafsız bir gözle incelediğimizde çok önemli bir gerçekle karşılaşırız: İnsanlık tarihi, önceden takdir edilmiş bir düzene göre, belirli sebepler ve amaçlar doğrultusunda ilerlemektedir. Bu tarihi süreçte tesadüflerin, kaosun asla yeri yoktur.

Materyalistlerin ve Darwinistlerin çarpık tarih anlayışına göre ise tarih, belirli bir plana göre değil, başıbozuk bir şekilde ilerlemektedir. Bu yanlış düşünceye göre olayların belirli bir amacı ve sebebi yoktur. Tarihsel materyalizm yanılgısı, olayların meydana gelişinin sadece maddesel koşullara bağlı olduğunu öne sürer. Elbette farklı şartların olayların gelişimi üzerinde etkisi vardır, ancak bu, materyalistlerin iddia ettiği gibi tesadüflerin neticesinde oluşan bir etki değildir. Dini de benzer bir yanlış mantık örgüsüyle değerlendiren materyalistler, dini inancın tarih içinde bazı zorunluluklar neticesinde ortaya çıktığını iddia ederler.

Materyalistlerin bu iddialarının aksine gerçekte bütün insanlık tarihinin merkezinde "Hak Din" bulunmaktadır. Olaylar Yüce Allah'ın belirlediği kusursuz düzene göre gelişmekte ve yaşanmaktadır. Tarihe geçmiş tüm savaşlar, barış anlaşmaları, afetler, çöken imparatorluklar ve kurulan yeni devletler, ideolojiler, yapılan keşifler, tüm bu olaylarda rol oynayan insanlar ve saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda detayın hepsi Yüce Allah'ın kontrolündedir ve O'nun mükemmel yaratışının bir parçasıdırlar. Hiçbir hadise başıboş değildir, tesadüfen gerçekleşmez. Herşey bir hikmetle yaratılmıştır. Dış görünüşte her bir olay bir başka olayın sebebi veya sonucu gibi görünebilir, ama bu durum, tüm yaşananların Allah'ın bir takdiri olduğu gerçeğini değiştirmez. Ancak olaylar arasında kurulabilen sebep sonuç ilişkileri kimi insanları aldatabilmekte ve onların tarihin işleyişi ile ilgili çarpık düşünceler taşımalarına neden olabilmektedir.

Öte yandan tarihin her döneminde aslında neredeyse birbirinin kopyası olarak nitelendirebileceğimiz tarzda benzer gelişmeler yaşanmaktadır. Bu, Allah'ın insanlık ve kainat için belirlediği kaderin (Sünnetullah'ın) bir gereğidir. Tarihi olayların sebeplerini, sonuçlarını ve bu olaylardan alınabilecek dersleri, Kuran ayetlerinin ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinin ışığında bulabiliriz.

Bu yazımızda dünyanın tarihini ele alacak ve tarihin aslında Allah'ın yarattığı bir kader olduğunu, geçmişten günümüze ve günümüzden geleceğe tüm tarihsel olayların bu kadere göre kesintisiz bir şekilde ilerlediğini Kuran ayetleri ve hadisler ışığında inceleyeceğiz. Bu akışın en müjdeli aşamalarından birisi olarak haber verilen "Altın Çağ" ve bu çağa dair alametleri de ayrıca inceleyecek ve sonuç olarak evrimci tarih anlayışının geçersizliğinin delillerini ortaya koyacağız.

PEYGAMBERLER TARİHİ VE ELÇİLERİN TEBLİĞİ

Tüm insanlar ve varlıklar gibi, tarih boyunca aralıksız bir şekilde Allah'ın bildirdiği üstün din ahlakını tebliğ eden elçilerin de, önceden takdir edilmiş bir kaderi vardır. Tüm elçiler tarih boyunca bu kader dahilinde tebliğ yapmış ve bu kader dahilinde nesilden nesile aktarılacak şerefli birer yaşam sürmüşlerdir.

Peygamberler tarihini ayetler ışığında incediğimizde en dikkat çekici noktalardan birinin kesintisiz tebliğ olduğunu görürüz. Bir başka deyişle, Kuran'da ismi geçen peygamberlerin yanı sıra Allah'ın elçi olarak gönderdiğini bildirdiği pek çok kutlu şahıs da, tarih boyunca kesintiye uğramayan bir süreç dahilinde, aralıksız bir biçimde insanlığa tebliğ yapmışlardır. Öyle ki aynı dönemde yaşamış, aynı bölgelerde tebliğ yapmış (Hz. İbrahim-Hz. Lut, Hz. Musa-Hz. Harun gibi) peygamberler dahi bulunmaktadır. Tüm bu elçiler Allah'ın seçtiği mübarek şahıslardır. Elçilerin içinde yaşadıkları topluma tebliğde son derece kararlı bir tutum sergilemeleri, tüm insanlığın ibret alacağı olayları yaşamaları Allah'ın onları seçip görevli kılmasıyla ilgili bir durumdur. Rabbimiz, tüm varlıklar için olduğu gibi elçileri için de bir kader belirlemiş, onları birbiri ardınca insanlığa göndermiş, başlarından geçen olayları tarih boyunca anlatılıp aktarılacak şanlı ve büyük olaylar kılmıştır. Kuran'da bu konuya dair pek çok haber verilmektedir. Bu haberlerden bazıları şöyledir:

Hz. Muhammed (sav)

"Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir." (Enfal Suresi, 42)

Yüce Allah, mübarek Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki mümin topluluk için çok çeşitli imtihan ortamları yaratmış, çeşitli vesilelerle onları denemiştir. Ayetlerde haber verilen pek çok olay Hz. Muhammed (sav)'in ve beraberindekilerin Rabbimiz'in çok büyük bir koruması altında olduklarının açık delillerindendir. Gaybın anahtarları elinde bulunan Yüce Allah, Arabistan yarımadasından başlayıp ileride tüm dünyaya yayılacak olan İslamiyet için her bir detayı planlı ve kontrol altında bulunan böyle bir süreci, kaderde takdir etmiştir.

Enfal Suresi'nin 42. ayetinde yer alan "...Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı)..." ifadesi de bu gerçeğin delillerinden biridir. Yüce Allah, Peygamberimiz (sav) ve yanındaki müminlerle diğer topluluğu tam olması gerektiği anda karşı karşıya getirmiş ve kaderde takdir edilmiş olanı gerçekleştirmiştir.

Hz. Musa

"Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, Biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa. Seni Kendim için seçtim" (Taha Suresi, 40-41)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. Musa'nın başından geçen tüm olaylar Allah'ın belirlediği kader üzerine gelişmiştir. Sepet içinde ırmağa bırakılmasından onu Firavun'un eşinin bulmasına, annesinin bakımını üstlenmesinden sarayda geçirdiği yıllara, Allah ile konuşmasından İsrailoğullarının Firavun'dan kurtulmasına vesile olduğu tüm süreç aslında Yüce Allah'ın yarattığı kaderin çeşitli aşamalarıdır. Bu aşamalar boyunca yaşadığı hiçbir detay tesadüf değildir. Her ayrıntı bir hikmetle yaratılmıştır. Örneğin ırmağa bırakıldığı anda sepetin bulunması anı da yaratılmıştır. Irmağa bırakıldığı sepetin dayanıklılığı, bırakılma zamanı, ırmaktaki akıntının hızı ve yönü, onu bulan kişinin sepetin oradan geçtiği dakikada orada bulunması gibi pek çok detay bu mükemmel kaderin bir parçasıdır. Eğer sepet kimse tarafından bulunmasaydı sonraki sürecin hiçbir aşaması yaşanmayacaktı diye düşünmek büyük bir yanılgı olacaktır. Yüce Allah tüm olayları bir bütün halinde yaratır ve bu planda olayların başlangıç ve sonuçları belirlenmiştir.

Hz. Yusuf

"Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Hey müjde... Bu bir çocuk." dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) 'ticaret konusu bir mal' olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi." (Yusuf Suresi, 19)

Ayette bildirilen olay, Hz. Yusuf'un kardeşleri tarafından kuyuya bırakılmasından sonra gerçekleşen ve ilk bakışta yolcu kafilesi açısından önem arzetmeyen bir hadisedir. Ancak aynen Hz. Musa'nın yaşadığı olaylarda olduğu gibi burada da Yüce Allah'ın Hz. Yusuf ile ilgili olarak belirlediği bir kader bulunmaktadır ve olaylar bu kader dahilindeki bir plana göre hiç bir aksamaya uğramadan gelişmektedir. Yolcu kafilesi de bu planda kendisine düşen görevi yapmaktadır. Görüldüğü gibi, yaşanan her olayda olduğu gibi, Hz. Yusuf'un hayatında da hiç bir başıboş, amaçsız gelişme bulunmamakta, olaylar sonuçlarını yalnızca Allah'ın bildiği, takdir ettiği ve yarattığı bir biçimde ilerlemektedir.

Hz. İsa

"Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim." (Al-i İmran Suresi, 55)

Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne ikinci kez geleceğinin en önemli delillerinden biri olan bu ayetten de anlaşılacağı üzere, Rabbimiz Hz. İsa ile ilgili takdir etmiş olduğu bir kader doğrultusunda ona tuzak kuranların tuzaklarını bozmuş, onu koruyarak Katına yükseltmiştir. Bu örnek bize Allah'ın tüm olayları nedenleri ve sonuçları ile birlikte bir blok şeklinde yarattığını, binlerce yıllık bir süreç içinde gerçekleşecek olayları tüm aşamaları ile tek bir anda tüm yönleriyle bildiğini gösterir. Biz gelecekteki olayları, zamana bağımlı olduğumuz için henüz yaşanmamış, dolayısıyla bilinmeyen olaylar olarak algılarken, zaman ve mekandan münezzeh olan Yüce Rabbimiz Kuran-ı Kerim'de bize göre gelecekle ilgili olan olayları yaşanmış bitmiş hadiseler olarak haber vermektedir. Kıyamet gününe ilişkin tasvirler, yeniden diriliş, hesap günü, cennet ve cehennemdeki yaşamla ilgili olarak ayetlerde yer alan bilgiler hep bu yöndedir.

Kader, Allah'ın yalnızca insanlar için takdir ettiği ve sadece insanın kim olduğunu, nasıl şartlarda hayatını sürdürdüğünü, yaşamında karşılaştığı temel olayları kapsayan bir yazgı değildir. İnsanların dışında, tüm canlıların, Güneş'in, Ay'ın, dağların, ağaçların, eşyaların kısacası evrendeki her varlığın, ideolojilerin ve dünyayı saran akımların da Allah Katında belirlenmiş bir kaderi vardır.


TARİHİ OLAYLARIN SEBEP VE SONUÇLARI

Kavimlerin Helakı

"Hiçbir ülke (veya şehir) olmasın ki, kıyamet gününden önce Biz onu (ya) bir yıkıma uğratacağız veya onu şiddetli bir azapla azaplandıracağız; bu (muhakkak) o kitapta yazılıdır." (İsra Suresi, 58)

"Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz. (İsra Suresi, 16)

Firavun ordusu, Ad, Lut, Semud, Nuh kavimleri ve daha niceleri. Kimine bir yıldırım isabet etti, kimi suda boğuldu, kimi şiddetli bir fırtınaya tutuldu. Ortak noktaları Allah'ı inkar etmeleri, sapkınlıklarda bulunmaları, bozgunculuk çıkarmalarıydı. Onlara isabet eden azap ise yaptıklarının karşılığı olarak, Yüce Allah'ın takdiri ve emriydi. Tufan olayı sıradan bir doğa olayı, bir tesadüf olmadığı gibi, Allah'ın dilediği zamanda ve dilediği yerde ‘Ol' emri ile gerçekleşmiş bir helaktı. Elbette ki Allah tufanı yaratırken sebepleri vesile kılmıştır. Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken helakı meydana getiren sebeplerin de bir kader çerçevesinde meydana geldiğidir ki, şüphesiz bu sebepler de Yüce Allah'ın yaratmış olduğu detaylardandır. Allah, "bulutları gönderir" ve yağmuru yaratır. Denizin sularının çekilmesini diler, deniz ortadan ikiye ayrılır. Sonsuz güç sahibi Allah gölgeyi yaratır, güneşi ona bir sebep kılar. (Furkan Suresi, 45) Tüm bunlar Allah için çok kolaydır.

Bunun yanı sıra, kavimlerin helak edilmesinin pek çok tarihi sonucu da bulunmaktadır. Örneğin Firavun ordusu suda boğulmuş ve bu sayede Hz. Musa ve beraberindeki İsrailoğulları Firavun'un zulmünden kurtulmuş ve başka bir bölgeye yerleşmek üzere yola koyulmuştur. Daha sonraları Kudüs'e ulaşan İsrailoğulları, burada pek çok tarihi olay yaşamış ve pek çok olaya şahitlik etmişlerdir. Aynı şekilde, Hz. Nuh ve beraberindeki müminler de tufanın helak ettiği ülkeden kurtulmuş, böylelikle Hz. Nuh'un soyundan birçok peygamber daha dünyaya gelmiştir.

Tüm bunlar bize gösterir ki, tarihte yaşanan en önemli olaylardan olan kavimlerin helakları da Allah'ın bir sünnetidir:

"Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık.
Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir.'
Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?
Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır.
Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır. (Kamer Suresi, 49-53)


Hz. Adem ile başlayan insanlık tarihi, Yüce Allah'ın takdir etmiş olduğu kader dahilinde belli bir yöne doğru akmaktadır. İnsanlar, sebepler, ülkeler, daha önce yaşanmış, şu an yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan tüm olaylar, kusursuz ve kesintisiz bir şekilde işleyen bu kaderin parçası olan ayrıntılardır.

İdeolojiler Tarihi ve Batıl Dinler

Ateizm, komünizm, faşizm, Darwinizm, ırkçılık, sömürgecilik... Putperestlik, budizm, hinduizm, şintoizm, karma... Tüm sapkın ideolojiler ve batıl dinler -ortaya çıkış şekilleri, sebepleri, zamanları her ne olursa olsun- Kuran ayetlerinde bildirildiği üzere apaçık bir kitapta yazılı bulunan, Yüce Allah'ın kuşatması ve denetimi altındaki durumlardır. Örneğin Darwinizm fikrinin ve bu temele dayanan tüm zararlı ideolojilerin ortaya çıkışı Allah'ın dilemesiyledir. Böylelikle sünnetullah gerçekleşmekte, iman edenlerin karşılarında fikri mücadele yürütecekleri bir sistem de yaratılmış olmaktadır. Zaten safsatadan ibaret olan evrim teorisiyle ilmi mücadele için gerekli olan bilgilerin edinileceği bilim ve teknolojik gelişmeler de bu kaderin bir ayrıntısı olarak ayrıca yaratılmıştır. Nasıl ki, Hz. Musa döneminde büyücülük yaygın kılınmış ise bununla birlikte Hz. Musa'ya büyücülerin kendisine tabi olacakları bir ilim de verilmiştir. Aynı şekilde Darwinist ve materyalist ideolojileri etkisiz hale getirmek için gerekli olan ilmi imkanlar da, bu safsatalarla birarada yaratılmıştır.

AHİR ZAMAN VE ALTIN ÇAĞ

Buraya kadar hep geçmişteki olayları inceledik. Şimdi ise henüz gerçekleşmemiş bir dönemin alametlerine bakalım. Bu dönem, hadislerde detaylı olarak haber verilen "Altın Çağ" dır. Kısaca hatırlatmak gerekirse, Altın Çağ ahir zamanın kargaşa, zulüm ve haksızlıklarla dolu olan ilk döneminin hemen arkasından gelecektir. Bu kutlu zamanda her türlü bolluk, bereket yaşanacak, insanlar arasında barış, huzur ve neşe hakim olacaktır. Allah ahir zamanda ikinci kez yeryüzüne gelecek olan Hz. İsa'yı ve ahir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi'yi bu Altın Çağ’ın yaşanması için gerekli olan şartların oluşmasına vesile kılacaktır.

SONUÇ

Gerçekte tarih, yalnızca Allah'ın belirlediği kadere (Sünnetullah'a) göre işler. Allah bu gerçeği "...Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın". (Fatır Suresi, 43) buyurarak bildirir. Tarihin bir amacı vardır ve tarih, Allah'ın dilediği gibi ilerler. Allah'ın dileği ise, nurunun tamamlanmasıdır:

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. (Tevbe Suresi, 32)

Allah'ın izniyle 21. yüzyılda tüm din ahlakına uygun olmayan ideolojiler birer birer fikren yok olacak ve din ahlakı tüm dünyaya hakim olacaktır.

İNSANLIK TARİHİ VE HAK DİNİN BAŞLANGICI

Peygamberimiz Hz. Muhammed(Sav), kıyametten önce gerçekleşecek olan alametleri bundan 1400 yıl öncesinde hadis-I şeriflerinde detaylı olarak tarif etmiştir. Buna göre; savaşlar, anarşi, fakirlik, dejenerasyon artacak; doğal afetler sıklaşacak; insanlar güzel ahlaktan uzaklaşacak; sahte peygamberler ortaya çıkacaktır. Tüm bunların ardından, dünya tarihi Allah’ın yarattığı kadere göre kesintisiz şekilde ilerleyecek ve Allah ahir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi ve ikinci kez yeryüzüne gelecek olan Hz. İsa’yı, Altın Çağ’ın yaşanması için gerekli olan şartların oluşmasına vesile kılacaktır.

İnsanlık tarihi Hz. Adem'le başlamıştır. Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de Hz. Adem'in ilk insan olduğunu, yeryüzünde bir halife var etmek üzere (Bakara Suresi, 30) onu "Ol" emri ile topraktan yarattığını (Al-i İmran Suresi, 59), isimlerin hepsini kendisine öğrettiğini (Bakara Suresi, 31) bildirmiştir. Hz. Adem'in yeryüzüne inişi ve onun soyundan insan neslinin çoğalmasıyla beraber hak din de hep var olmuştur. Hz. Adem'den günümüze kadar geçen süre boyunca yaşayan peygamberler ve elçiler hak dinin esaslarını kavimlerine tebliğ etmişlerdir. Her elçi gönderildiği toplumu bir olan Allah'a iman etmeye, ahiret gününden korkup sakınmaya, iyi ve güzel davranışlarda bulunmaya davet etmiştir.

İnsanlık tarihinin bir başlangıcı olduğu gibi elbette bir sonu da olacaktır: KIYAMET...

Hadislerde kıyamete ilişkin pek çok alamet haber verilmekte, bu bilgiler dünyanın yakın tarihi ve günümüzde yaşananlarla karşılaştırıldığında pek çok alametin gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmekte olduğu görülmektedir. Dünya genelindeki ahlaki bozulma, fitne ve savaşlar, zulümler hadislerde haber verilen olaylardandır. Bu olayların yaşanması ise, yine Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği bir müjde olan Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişinin delillerindendir. Öyleyse kainatın ve insanlığın tarihi belli bir yöne doğru akmaktadır ve tüm gelişmeler de bu akışı destekler niteliktedir. Bu, Yüce Allah'ın bizler için yarattığı kusursuz kaderin işleyişidir. Evrenin yaratılışından bu yana geçen süre boyunca bu kader, kusursuz ve kesintisiz bir biçimde işlemektedir. İnsanlar, sebepler, ülkeler, olaylar, şartlar bu kaderin birer parçasıdırlar. Ahir zaman veya son zaman dediğimiz günümüzde de, tüm bu faktörlerin özel bir dönemin hazırlayıcısı konumunda olduklarını görürüz.

Günümüzde Müslümanlar arasında gerçek anlamda bir birliğin olmayışını, ahlaksızlıkların artışını, materyalist ve Darwinist ideolojilerin insanlarda meydana getirdiği maddi manevi tahribatı birbirinden bağımsız ve kendiliğinden ortaya çıkmış durumlar olarak değerlendirmemek gerekir. Enam Suresi'nin 59. ayetinde haber verildiği üzere Rabbimiz'in izni olmadan bir yaprağın dahi düşmesi söz konusu değilken, O'nun yaratmış olduğu varlıklar olan insanların kendi başlarına karar alıp eylemlerde bulunarak savaşları, dejenerasyonu, materyalist ideolojileri meydana getirdiklerini iddia etmek akıl ve mantık dışıdır.

Geçmişte, yaşanmış, günümüzde yaşanan ve gelecekte yaşanacak tüm gelişmeler Yüce Allah'ın izni ve bilgisi dahilinde olup henüz dünya yaratılmadan önce takdir edilmiş olan bir kaderin parçası olan ayrıntılardır. Bu kaderin önemli bir parçası da, İslam ahlakının yeryüzü hakimiyetidir.

Şunu unutmamak gerekir ki, insanoğlu sahip olduğu şuur, akletme, düşünme, karar alma gibi tüm özelliklerini bizlere yaratan Yüce Rabbimiz’e borçludur. Beynindeki milyarlarca hücrenin saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda birbirleyiryle haberleşerek beyne ilettikleri vesilesiyle yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilir. Böylesine aciz ve muhtaç varlıklar olan insanların, Allah’ın dilemesi dışında hiçbirşeylere güçleri yetmez. Insanı ve yapmakta olduklarını yaratan yüce Allah tarihi de en güzel biçimde takdir etmiş ve bir kader içinde yaratmıştır.

Ümmetimden Mehdi çıkacaktır. Allahü Teala Hazretleri, insanları zengin kılmak için onu gönderecektir. O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı çok fazla olacak, Hz. Mehdi, insanlara eşit şekilde bol bol mal dağıtacaktır.
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)


TARİHİN HER DÖNEMİNDE YAŞANANLAR SÜNETULLAH GEREĞİDİR

İyilerle kötülerin daimi bir fikri mücadele içinde oldukları Kuran ayetlerinde haber verilir. Tarihin her döneminde iyilik yapan, iyiliği tavsiye eden, imana ve hayra çağıran bir topluluk bulunmuş, bu topluluğun karşısında ise kötülüğü örgütleyen, yeryüzünde bozgunculuk ve fitne çıkaran, şerre çağıranlar olmuştur. Bu iki kutup arasındaki ilmi mücadele Hz. Adem'den bu yana var olmuştur ve kıyamete kadar da devam edecektir. Tarihte anlatılıp aktarılan tüm olayların çıkış noktası da aslında budur; iyilerle kötülerin fikri mücadelesi… Her çağda bu sahne yeniden canlanmış, Allah'ın izni ve yardımıyla galip gelenler her zaman Allah'ın taraftarları olmuştur:

"Sonra birbiri peşi sıra elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde, onu yalanladılar. Böylece Biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) kimini kiminin izinde yürüttük ve onları (tarihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için yıkım olsun." (Müminun Suresi, 44)

Dünya kurulduğundan beri süregelen bu sahneler tarihin kesintisiz akışının ve Allah'ın belirlediği kaderin (Sünnetullah'ın) bir gereğidir. Unutmamak gerekir ki, zulmeden, adaletsizlik yapan, sebepsiz kargaşa ve çatışma çıkaran şer odaklarının varlığı, yaptıkları planlar, işledikleri fiiller de yine Allah'ın izniyledir, onlar da tarihin kesintisiz akışı içinde Allah'ın takdiriyle gerçekleşmiş olan olayların sebeplerini oluşturmaktadırlar. Bu durum bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:

"Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar." (Enam Suresi, 123)

İyilik konusunda ittifak edenlerin, Allah'ın yoluna uyanların her zaman galip gelecekleri ise Yüce Allah'ın kullarına bir vaadidir:

"Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır." (Mücadele Suresi, 21)

"Kim Allah'ı, Resulü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (Maide Suresi, 56)

Günümüz dünyasına dikkatlice bakıldığında ise şu gelişmeleri gözlemleyebiliriz; dünya tarihinin finali olarak da nitelendirebileceğimiz ahir zaman başlamıştır, kıyamet alametleri birbiri ardınca görülmeye devam etmektedir, Deccaliyet'in yaygın olarak yaşandığı sistem Allah'ın izniyle büyük bir hızla çökmeye ve zararlı etkisini kaybetmeye başlamıştır. Tüm dünya halklarının yepyeni bir çağı karşılamaya hazırlanmasının zamanı gelmiştir: ALTIN ÇAĞ...

Wednesday, November 22, 2006

Ermeni Meselesi'nin Çözümü, Türk İslam Birliği'nin Kurulması ile Mümkündür

“Ermeni Sorunu” ifadesi, kimi çevrelerce sanki Türkler ile Ermeniler arasında tarih boyunca bir anlaşmazlık, ayrılık ve çatışma yaşanmış gibi bir izlenim verdirtmek maksadıyla kullanılmaktadır. Gerçekte ise, yüzyıllar boyunca Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkiler, dostluk, beraberlik, barış, yardımlaşma, saygı, inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişmiştir. Ermeniler ve Türkler ilk defa 11. yüzyılda bir araya gelmiş, daha sonra ise asırlar boyunca örnek bir “birlikte yaşama modeli” sergilemişlerdir.

Ermenilerin esaretten ve Bizans zulmünden kurtulması, Türklerin eliyle gerçekleşmiştir. 1064'te büyük Türk Sultanı Alparslan'ın önderliğinde Selçuklu orduları, Bizans İmparatorluğu'nun stratejik bir kalesi olan Ani'yi fethetmiştir. Bu tarih, aynı zamanda Ermeniler ile Türklerin tanıştıkları, 19. yüzyılın sonlarına kadar devam edecek bir dostluk döneminin ve bazı tarihçilerin ifade ettiği gibi, ‘Ermenilerin Altınçağı'nın başlangıcı olmuştur.

Ermeniler, Osmanlı Devleti zamanında ise hem maddi hem de manevi açıdan çok büyük bir rahatlık ve huzur ortamı içinde yaşamışlardır. Osmanlı idaresinin adilane yönetim anlayışından razı olmuş ve devletlerine her zaman bağlılık göstermişlerdir. Osmanlı yöneticileri de Ermenilerin kendilerine olan bu güçlü bağlılıkları sebebiyle onları “millet-i sadıka” (güvenilir millet) olarak nitelendirmişlerdir. Ermeni Meselesi adı altında tanımlanan iddiaların asılsızlığını anlayabilmek için Osmanlı idaresinin gayrimüslimlere olan yaklaşımını incelemek gerekir.

Osmanlı'nın Gayrimüslimlere Olan Bakış Açısı

Mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti her türlü imkana ve güce sahip olmasına rağmen, geniş topraklarındaki farklı dinlere mensup, çeşitli dillere ve kültürlere sahip insanların inançlarına, geleneklerine hiçbir zaman müdahale etmemiştir. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir bölge sömürge muamelesi görmemiş; ayırım yapılmaksızın her topluluğa kültür ve medeniyet götürülmüştür. Bu bir devlet politikası olarak kanunnameler ile güvence altına alınmıştır.

Osmanlılar, Hıristiyan ve Yahudi azınlıklara Ehl-i Kitap olarak bakmış ve onların huzur içinde yaşamalarına imkan tanımıştır. Bilindiği gibi, Katolik İspanya'nın topraklarında bulunmaları istenmeyen Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde, kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır.

Elbetteki Osmanlıların gayrimüslimlere olan bu anlayışlı yaklaşımı, Ermeniler için de geçerli olmuştur. Hatta onlar, diğer azınlıklara tanınmayan birçok ayrıcalığa da sahip olmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler

İlk Osmanlı Sultanı Osman Bey, Ermenilerin Kütahya'da dini merkezlerini kurmalarına izin vermiştir. 1324'te bu merkez Bursa'ya taşınmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sonra ise, Ermeniler için yepyeni bir dönem başlamıştır. 1461 yılında Fatih'in buyruğuyla, Ermenilerin dini lideri Patrik Hovakim İstanbul'a getirilmiş; Samatya'daki Sulu Manastır kilisesi Ermenilere tahsis edilmiş ve bir Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur. (Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 1976, s. 149; Y.G. Çark, Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul, 1953.) Bu olayın önemini, Türkiye Ermenilerinin 84. Patriği II. Mesrob, İstanbul Ermeni Patrikhanesi'nin kuruluşunun 538. yılı anısına düzenlenen törende, 22 Mayıs 1999'da şöyle ifade etmiştir:

“Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra 1461'de, çıkardığı bir fermanla Batı Anadolu'daki Ermeni Episkoposluğu'nu İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi, Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü. Yeni bir bin yıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz…” (Osmanlı Ermeni İiişkileri)

Türkler, Ermeni cemaati için sadece dinsel alanda değil, sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik yönden de hızlı bir gelişmenin kapılarını açmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'ın girişimleri sonucunda İstanbul, Ermeniler için de bir merkez haline gelmiştir. İran, Kafkasya, Anadolu, Balkanlar ve Kırım'dan binlerce Ermeni İstanbul'a akın etmiştir. Onlar İstanbul'un çeşitli semtlerine yerleştirilmiş ve kendilerine sağlanan geniş imkanlardan faydalanmışlardır. Böylelikle Türklerin koruyucu kanatlarının altında, huzur dolu bir ortamda yaşamaya başlamışlardır.

Diğer taraftan Ermeni toplumu kendisine tanınan iyi niyet, hoşgörü ve geniş olanaklara karşılık Osmanlı İmparatorluğu'nun ilerlemesine büyük katkılarda bulunmuştur. Osmanlı-Türk sanat, kültür, ekonomi ve fikir hayatında onların da önemli bir payı vardır.

Osmanlı tarihi, Ermeniler'den 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur kaydetmektedir. Ermeni bakanlar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret Bakanlıkları gibi kilit mevkilerde bulunanlar olmuştur. (Cemal Anadol, Nazile Abbaslı, 100 Soruda Ermeni Meselesi, Kuvayı Milliye Yayınları, İstanbul, 2000, s. 120.)

Ünlü bir Ermeni tarihçisi olan C. Oskanyan 1857 yılında yayınlanan The Sultan and His People (Padişah ve Tebaası) adlı kitabında Ermenilerin Osmanlı'daki sosyal yaşantılarını şöyle anlatmıştır:

“Ermeniler Türkiye'de günlük hayatın esasını teşkil eder. Türkler, sanayinin bütün dallarını onlara bırakmışlardır. Dolayısıyla bankacılar, tüccarlar, zanaatkarlar hep Ermenidir. Ayrıca Ermenilerle Türkler arasında his benzerliği ve menfaat birliği mevcuttur. Duyguları ve adetleri aynıdır. Bu sebeple Ermeniler kendilerini Türklere iyi uydurmuşlar ve onların güvenini kazanarak en nüfuzlu ve imtiyazlı cemaat haline gelmişlerdir ve hala da öyledir.” (C. Oskanyan, The Sultan and His People, New York, 1857, s. 353-354)

Gerçek Çözüm Osmanlı Vizyonu ile Sağlanabilir

Şüphesiz tüm bu gerçekler, Türklerin, Ermenilere karşı kötü muamelelerde bulundukları iddialarını kesinlikle yalanlamaktadır. Tarihi belgelerin açıkça ortaya koyduğu şudur: 19. yüzyılın sonlarına kadar Türkler ile Ermeniler arasında hoşgörü, barış, saygı, işbirliği, yardımlaşma, din, inanç ve ibadet özgürlüğü esaslarına dayalı iyi ilişkiler söz konusudur; “Ermeni Sorunu” diye bir şey mevcut değildir.

Türk-Ermeni Meselesi olarak gündemde tutulmaya çalışılan bu sözde problem, geçmişte, 1. Dünya Savaşı'nın ağır koşullarının mevcut olduğu bir ortamda yaşanmış bazı üzücü olayların yanlı, abartılı ve yanlış bir tasvirinden ibarettir. Diğer bir deyişle, meselenin özünde, iddia edildiği gibi kesinlikle bir anti-Ermeni bakış açısı bulunmamaktadır.

Bu suni problemin çözümü için hem Ermenilere hem de Türklere önemli görevler düşmektedir. Öncelikle iki toplum arasındaki tarihsel sorunlara, önyargılara, yanlış anlamalara veya taassuba dayanan tartışmalara, çekişmelere tamamen son verilmeli; bilgisizlikten veya provokasyonlardan kaynaklanan önyargılar ortadan kaldırılmalıdır. Birlik, beraberlik ve işbirliğinin başarı getirdiği, çekişme, tartışma ve ihtilafın ise hiçbir sonuç getirmeyeceği ve kaybedilecek zamanın olmadığı unutulmamalıdır. Her iki tarafın da birbirine anlayışlı ve ılımlı yaklaşması gerektiği açıktır. Müslüman Türkler de Hıristiyan Ermeniler de Allah'a iman etmekte, O'nu hoşnut etmek için hayatlarını sürdürmektedirler. Yaşam gayeleri aynı olan insanların aralarında çözüm bulamayacakları anlaşmazlıklar yaşamaları son derece anlamsız olacaktır. Önemli olan, farklılıkları değil ortak noktaları gündeme getirmek, yıkıcı değil yapıcı, ayırıcı değil tamamlayıcı, bölücü değil birleştirici olmaktır.

Ermeni Sorununa Çözüm

Bin yıllık bir süreyi aynı topraklarda kardeşçe barış içinde geçiren Ermenilerin ve Türklerin, bugün de aynı şekilde iyi ilişkiler içinde bulunmaları için hiçbir engel yoktur. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan 60 bin Ermeni kökenli yurttaşımız rahat ve huzurlu bir hayat yaşamaktadır. Onlar, Ülkemiz’in birer ferdidirler ve tüm vatandaşlık haklarından istisnasız faydalanmaktadırlar. Ne onların Devletimiz ile ne Devletimiz’in onlarla hiçbir sorunu yoktur.

Nasıl ki Türkiye'deki Ermenilerle kardeşçe ve barış içinde bir ilişkimiz mevcutsa, aynı şekilde diğer ülkelerdeki Ermenilerle de iyi niyet temeli üzerinde ikili ilişkiler kurulabilir. Bunun önünde hiçbir engel yoktur. Nitekim, uzun yıllar aynı topraklarda beraberce yaşandığından, iki milletin kültürleri arasında birçok paralellik bulunmaktadır. Karşılıklı muhabbet ve dayanışma da bu paralellikler üzerinde kurulmuştur.

İşte bugünkü mevcut durum da ancak Osmanlı vizyonu ile bir çözüme kavuşturulabilir. Göz ardı edilmemelidir ki, kışkırtılmaya çalışılan bir Türk-Ermeni anlaşmazlığının sınırları tüm Ön Asya ve Kafkasya'yı etkileyecektir. Zira, Ermenistan'ın Azerbaycan ve Nahçıvan'la da problemleri mevcuttur. Bu nedenle konuya geniş kapsamlı bir coğrafya temel alınarak yaklaşılmalıdır. Diğer bir deyişle, Osmanlı vizyonu ile hareket edecek ve bu geniş coğrafyadaki dengeleri tümüyle göz önünde bulunduracak bir çözüm yolu aranmalıdır.

Bu çözüm yolu, bütün Türk Devletleri'ni ve İslam Ülkeleri'ni manevi bir bağ ile birarada tutacak olan Türk-İslam Birliği'nden geçmektedir. Zira bu Birlik, Türk Devletleri'nin menfaatini düşünecek, ancak öte yandan da komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Çünkü Birliğin asıl kuruluş gayesi, başta Orta Asya ve Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada bir barış ve istikrar ortamının tesis edilebilmesine vesile olmaktır. Türk-İslam ahlakı temelleri üzerinde yükselecek olan Türk-İslam Birliği, Ermeni Halkı için de bir güven unsuru olacaktır. Zira, Ermenistan Cumhuriyeti Türk-İslam coğrafyası'na komşu olduğu gibi, pek çok Ermeni de Türk-İslam Devletleri'nin bünyesinde yaşamaktadır. O nedenle, bu coğrafyayı kapsayacak barış yanlısı bir Türk İslam Ülkeleri Birliği, Ermeni Halkı'nın mevcut huzurunu ve refahını da pozitif yönde etkileyecektir. Türk-İslam Birliği üyesi ülkeler, dışarıya karşı da kendi aralarında olduğu gibi anlayışlı ve ılımlı olacaklar, var olan bölge sorunlarına ivedilikle çözüm bulacaklardır. Türk-İslam Birliği'nin kurulması, mevcut sorunların halledilmesine vesile olacağı gibi, yenilerinin de ortaya çıkmasına mani olacaktır. Türk-İslam Birliği, güzel ahlakın ve adaletin üstünlüğünü her zaman gözeteceğinden, yeni düşmanlık tohumlarının ekilmesine Allah'ın izni ile asla izin vermeyecektir.